Bugun...


A.Erol GÖKSU

facebook-paylas
BİR İBADET DİSİPLİNİ
Tarih: 11-03-2026 17:06:00 Güncelleme: 11-03-2026 17:06:00


‘‘On Bir Ayın Sultanı‘‘ denilen Ramazan ayı geldi mi, şehirlerin çehresi değişir. Işıklı süslemeler artar, sofralar genişler ve uzar, mağazaların reklam panoları parlar, çoğu televizyon ekranları programlarında bu aya özel ayarlanır. Bu aya özel görev addedilen mikrofonlar sokağa iner. Muhabirler, kalabalığın içine karışır ve o tanıdık soruları sorar: “İftarda ne yiyeceksiniz? Sahurda ne hazırladınız? Bu akşam menüde ne var?”

Cevaplar genellikle benzerdir: İftarda hurma, çorba, pide, güllaç… Sahurda börek, hoşaf… Ardından deşelenen sorular ve bunlara cevaplar: Tarifler, fiyatlar, pahalılık, fırsatçılar, alışveriş telaşı… Bunlara ek diyetisyenler, sağlıkçılar “ne yenmeli, ne yenmemeli“ reçetesini sunarlar. Oysa Ramazan, yalnızca bir menü meselesi değildir. Bir mide programı hiç değildir. Ve ne yazık ki, kamusal hafızamızda giderek böyle kodlanmaktadır.

 

 

 

Ramazan, İslam geleneğinde yalnızca aç kalma pratiği değildir; nefsi terbiye etme, dili arındırma, kalbi yumuşatma, iradeyi keskinleştirme, yardımlaşma ve maddî cömertlik prensibidir. Kur’an’ın indirilmeye başlandığı ay olan bu zaman dilimi, Müslüman için hem kişisel muhasebe hem de toplumsal dayanışma iklimidir.

Oruç; yememek, içmemek, bedensel arzuları askıya almak suretiyle insanın kendi iç hakikatiyle yüzleşmesini amaçlar. Açlık burada bir araçtır; hedef ise takvadır. Yani bilinç, duyarlılık ve sorumluluk hâli.

Ne var ki medya aynasında görünen Ramazan, çoğu zaman bir gastronomi festivaline indirgenmiş hâlde karşımıza çıkar. Sokak röportajlarında “Bu akşam sofrada ne var?” sorusu, “Bu ay kalbinizde neyi arındırıyorsunuz?” sorusunun yerini alır. “Sahurda ne yiyeceksiniz?” merakı, “Seher vaktini hangi dua ile karşılayacaksınız?” ya da “Gecenizi hangi ibadetlerle nasıl ihya edeceksiniz? sorularını gölgede bırakır.

Modern çağın en güçlü dili tüketimdir. Her şey pazarlanabilir, her şey gösteriye dönüştürülebilir. Ramazan da bu gösteri çağından nasibini almaktadır. İftar programları, lüks otel menüleri, “Ramazan’a özel kampanyalar”, eğlence organizasyonları…

Oysa Ramazan, insanı azla yetinmeye çağırır; reklam panoları ise daha fazlasını istemeye. Ramazan, sadeleşmeyi telkin eder; piyasa, çeşitliliği ve ihtişamı kışkırtır.

İftarın hemen ardından başlayan teravih namazı, günün manevi zirvesidir. Fakat bugün birçok kişi için iftar; afiyetle yenilen yemekten sonra çayın, sohbetin, televizyon programlarının, hatta “Ramazan eğlencelerinin” başlangıç saatidir.

Teravih namazları için camileri doldurmak yerine eş dostla önce iftar yemeği, ardından sohbetli çay faslı öne çıkmakta; parmaklar tesbih yerine telefon ekranları üzerinde gezinmektedir.

Burada mesele, çay içmek ya da sohbet etmek değildir elbette. Mesele, önceliklerin yer değiştirmesidir. İbadet merkezli bir zaman diliminin, sohbet ve eğlence merkezli bir takvime evrilmesidir.

Ramazan ayındaki iftar ve sahur yemeğini soran sokak röportajlarında kimseye şu sorular yöneltilmez:

“Bu Ramazan hangi hoş olmayan ve boş gördüğünüz bir alışkanlığınızı terk etmeyi hedefliyorsunuz?“

“Hangi kırgınlığı onarmak için adım atacaksınız?“

“Hangi yoksulun kapısını çalacaksınız?“

“Hangi ayeti hayatınıza daha çok yerleştireceksiniz?“

“Gece sahura kadar olan süreyi az bir uyku dışında teheccüd ve zikirle dolduruyor musunuz?“

Böylece Ramazan’ın içsel boyutu kamusal görünürlükten silinir. Oruç, midede başlar ve midede biter sanılır. Halbuki hakiki oruç, gözün haramdan sakınması, dilin incitmemesi, kalbin kibirden arınmasıdır.

Teravih namazı, Ramazan gecelerini sıradan gecelerden ayıran bir ibadet pratiğidir. Camide omuz omuza durmak, aynı ayetlere kulak vermek, aynı secdeye varmak; kişisel bir ibadeti toplumsal bir bilinç hâline getirir.

Aslında Ramazan geceleri, cami merkezli ve ibadet zamanlı bir hayatın etrafında şekillenir. Mahyalar, minareler arasına asılan yazılarla şehre manevî bir hatırlatma sunar. Bunlar yaşatılmaya çalışılsa da, o eski Ramazanların ihtişamından uzaktır. Hani birçok kişinin dilinde pelesenk olan bir söz vardır ya ‘‘Nerede o eski Ramazanlar?‘‘

Elbette zaman değişir. Hayat dönüşür. Fakat sorulması gereken şudur: ‘‘Bu dönüşüm, özün kaybına mı yol açmalıdır?‘‘

İbadet sessizlik ister. İçtenlik ister. Gösterişten uzak durmayı telkin eder. Oysa çağımızın ruhu gürültülüdür. Her şey görünür olmak, paylaşılmak, alkışlanmak ister.

İftar sofralarının fotoğrafları, sosyal medya paylaşımları, “nerede iftar yaptık” listeleri… Bunların hiçbiri tek başına yanlış değildir. Ancak niyet ve denge kaybolduğunda, ibadet gösteriye; gösteri de kimlik beyanına dönüşür.

Ramazan, insanın Rabb’iyle baş başa kaldığı bir iç iklimdir. Bu iklim, reklam metinlerine ve sokak röportajlarının hızlı sorularına sığmaz.

Belki de mesele, yasaklamak ya da kınamak değil; soruları değiştirmektir.

Medya, halka mikrofon uzattığında yalnızca “Ne yiyeceksiniz?” diye sormasa; “Bu Ramazan sizi en çok hangi ibadet heyecanlandırıyor?” dese… “Teravihe gidecek misiniz?” diye merak etse… “Bu ay hangi hayrı yapmayı planlıyorsunuz?” diye yoklasa…

Toplumun dikkat yönü de değişebilir.

Ramazan, midemizin değil; kalbimizin gündemi olmalıdır. İftar, açlığın bitişi değil; şükrün başlangıcıdır. Sahur, yalnızca enerji depolamak değil; seherin bereketine uyanmaktır. Teravih, günün yorgunluğunu değil; ruhun ağırlığını hafifletir.

Eğer biz Ramazan’ı yalnızca yemekle konuşursak, çocuklarımız onu yalnızca yemekle hatırlayacaktır. Eğer biz onu ibadetle yaşarsak, hafızalarına secde izleri düşecektir.

Belki de şimdi en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, sofraları değil kalpleri zenginleştirmektir. Çünkü Ramazan, bir ay boyunca aç kalma değil; bir ömür boyu diri kalma talimidir.

 

 





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARA
HABER ARŞİVİ

En sevdiğiniz sosyal medya platformu hangisidir?


SON YORUMLANANLAR
nöbetçi eczaneler
YUKARI