Bazı insanlar vardır; sizi tanımadan önce adınızı öğrenirler, ama adınız hafızalarında henüz yerini bulmadan zihninize değil takviminize yönelirler. Sohbet daha yeni kurulmuşken, cümlenin sıcaklığı henüz yerleşmemişken o tanıdık soru gelir: “Kaç yaşındasınız?” Eğer cevapta tereddüt hissedilirse bu kez soru biçim değiştirir, daha mahir, daha dolaylı, daha ısrarcı bir kılığa bürünür: “Kaç doğumlusunuz?”
Sanki doğum yılı öğrenildiğinde insanın özü de anlaşılmış olacaktır.
Oysa insan, doğduğu tarihten ibaret değildir. Bir takvim yaprağı, bir ruhun içinden geçen mevsimleri anlatmaz. Aynı yıl doğmuş iki insanın biri hayatı erken öğrenmiş olabilir, diğeri hâlâ kendine bile yabancı kalmış olabilir. Bazı yüzlerde genç yaşta derinleşmiş bir sessizlik vardır; bazı yüzlerde yılların ardından bile çocukça bir yüzeysellik durur. Çünkü zaman herkese eşit akar, fakat herkeste aynı derinliği bırakmaz.
Çoğu Avrupa toplumlarında bir insanla tanışıldığında ilk merak konusu çoğu zaman yaşı değildir. İnsan önce ne düşündüğüyle, neye ilgi duyduğuyla, nasıl konuştuğuyla var olur. Çünkü kişinin özel alanına saygı, yalnızca hukuki değil, kültürel bir inceliktir. Karşısındakinin yaşını bilmeden de ilişki kurulabilir; hatta çoğu zaman yaş bilgisi gereksizdir. Sohbet insanı tanımak için vardır, sınıflandırmak için değil.
Türk insanları arasında ise yaş çoğu zaman görünmeyen bir toplumsal cetvel gibi çalışır. Karşıdaki büyükse hitap değişir, küçükse tavır değişir, denkse ilişki başka türlü kurulur. Fakat mesele yalnızca hitap meselesi değildir. Yaş sorusu çoğu zaman sosyal konum tayin etmenin ötesinde, insanı görünmez bir değerlendirme sistemine sokar. Sayı öğrenildiği anda zihinde başka hesaplar başlar: “Bu yaşta mı?”, “Daha genç sanıyordum”, “Ben senden küçüğüm”
İşte tam burada, masum görünen merak küçük bir zihinsel alışkanlığa dönüşür: Karşıdakini anlamadan, özelliklerini bilmeden önce onu kafasında bir yerlere yerleştirme düşüncesi başlar.
Bazı insanlar için yaş bilgisi olmadan sohbet eksik kalır. Çünkü insanı doğrudan düşüncesiyle kavramak zahmetlidir; oysa sayı kolaydır. Sayılar düzen sağlar, sınıf oluşturur, karşılaştırma imkânı verir. İnsan böylece bir doğum yılına indirgenir ve zihindeki raflardan birine yerleştirilir.
Belki de bu yüzden bazıları, karşısındaki yaşça büyükse kendi gençliğiyle tuhaf bir üstünlük duygusu yaşar. Sanki zaman yarışında birkaç yıl geriden gelmiş olmak başlı başına bir başarıymış gibi… Oysa genç olmak bir meziyet değildir; yalnızca henüz daha az süre yaşamış olmaktır. Bununla gurur duymak, sabah güneşiyle övünmeye benzer: O ışık sizin emeğiniz değil, tabiatın size denk düşen saatidir. Aynı şekilde karşısındakinin yaşının kendinden genç olduğunu öğrenen kişi, karşısındakini toy, tecrübesiz görme duygusuna kapılabilir.
Daha tuhafı, kimi insanlar karşısındakinin rahatsızlığını sezse bile bu meraktan vazgeçmez. Doğrudan soramazsa dolanır: okul yılı, mezuniyet tarihi, askerlik dönemi, çocukların yaşı… Sonunda rakama ulaşır. Çünkü bazı zihinler için insan, yaşı bilinmeden tamamlanmış sayılmaz.
Oysa bu ısrar çoğu zaman bilgi arayışından değil, düşünsel yetersizlikten doğar. Felsefi olarak bakıldığında, insanı yaş üzerinden anlamaya çalışan tavır, varoluşun karmaşıklığını basit cetvellere indirgeme çabasıdır. Bu da zihnin henüz soyut derinliğe ulaşamadığını gösterir. Çünkü olgun düşünce bilir ki insan kronolojiyle açıklanmaz.
Bir filozofun erken yaşta söylediği bir cümle, ileri yaştaki birçok insanın bütün ömründen daha derin olabilir. Nice genç vardır ki hayata bakışıyla yıllanmıştır; nice yaşlı vardır ki yalnızca bedeni yaş almıştır, zihni değil. Takvim herkesi büyütür, fakat herkesi olgunlaştırmaz.
Bu yüzden yaşa gereğinden fazla anlam yükleyen tavır, çoğu zaman kültürel incelikten uzak bir kolaycılıktır. Bir insanla karşılaşınca ve tanışma aşamasındayken önce doğum yılını öğrenmek isteyenler, çoğu zaman düşüncesini öğrenmenin sabrına sahip olmayanlardır. Çünkü düşünce emek ister; sayı ise anında hüküm verir, doğruya götürmese bile…
Bir insanın hangi yılda doğduğunu bilmek kolaydır; hangi acıyla sessizleştiğini bilmek zordur. Kaç yaşında olduğunu öğrenmek kolaydır; neyi affedemediğini, neye direndiğini, hangi hayal kırıklıklarından geçerek bugünkü yüzüne ulaştığını anlamak zordur. Kolay olanı seçenler çoğu zaman insanı değil, kendi dar ölçülerini doğrulamak isterler.
Gerçek kültür ise sınıflandırmaz; anlamaya çalışır.
Belki de incelik tam burada başlar: Karşımızdakinin kaç yıl yaşadığını değil, yaşadığı yılların ona ne kattığını merak etmekte…
Çünkü bazı insanlar takvimde gençtir ama ruhunda çok eski yorgunluklar taşır; bazıları ise yıllar boyunca yaşamış görünür ama hayata hâlâ hiç dokunmamıştır.
Ve insanı asıl ele veren, doğum tarihi değil; bir cümle kurarken gösterdiği derinliktir.
Bir atasözümüz, “Akıl yaşta değil, baştadır.” der. Bu sözler boşuna söylenmemiştir. Çünkü hayat, yılların toplamı değil; idrakin derinliğidir. Kırk yıl yaşamış ama hiçbir şeyi sorgulamamış bir insan ile yirmi beşinde hayatın anlamını kurcalayan bir insan aynı terazide tartılamaz. Takvim eşit olabilir, fakat bilinç asla eşit değildir.
Bu durumun psikolojik bir boyutu da vardır. İnsan, kendini güvende, birilerinden üstün hissetmek için dünyayı kategorilere ayırmak ister. Yaş da bu kategorilerden biridir. “Benden büyük”, “benden küçük”, “benimle yaşıt”… Bu ayrımlar, o kişiye hızlı bir yön bulma hissi verir. Fakat bu yön, çoğu zaman yüzeyseldir. Çünkü hayat, bu kadar basit sınıflandırmalarla anlaşılabilecek bir yapı değildir.
Avrupa gibi toplumlarda bu yüzden yaş, bir üstünlük ya da aşağılık ölçüsü olarak kullanılmaz. İnsanlar birbirlerini doğum yılıyla değil, düşünce düzeyiyle değerlendirir. Çünkü bilirler ki insanın değeri, kaç yıl yaşadığında değil, o yıllarla ne yaptığıyla ilgilidir.
Buna karşılık Türk insanları arasında sıkça rastlanan yaş merkezli bakış, çoğu zaman insanı anlamaktan çok, onu bir yere yerleştirme arzusunun bir sonucudur. Ve bu yerleştirme çabası, özellikle gençlik üzerinden kurulan küçük üstünlüklerle birleştiğinde, ortaya düşünsel açıdan sığ bir tablo çıkarır.
Oysa hakikat şudur: Genç olmak geçicidir, olgun olmak ise kazanılır. Zaman herkesi yaşlandırır; fakat herkesi büyütmez.
Bu nedenle yalnızca genç olduğu için kendini bir başkasından üstün gören kişi, aslında zamanın henüz kendisine öğretmediği şeylerin farkında değildir ve bu da filozofça bakıldığında cahillikle değerlendirilir, o kişinin hayata bakış açısının ve geleceğe yönelik vizyonunun ne kadar dar olduğunun göstergesidir. Çünkü cehalet, bir kişinin yaşı kaç olursa olsun yalnızca bilgi eksikliği değildir; yanlış ölçülerle ve de önyargılarla hüküm verme alışkanlığıdır.
Hayat, insana er ya da geç şunu öğretir: Bugün övündüğün şey, yarın sıradanlaşır. Bugün küçümsediğin şey, yarın senin gerçeğin olur.
Belki de bu yüzden, gerçek bilgelik yaşla değil, tevazuyla başlar.
Bir kişinin kültür seviyesini yalnızca alışkanlıkları değil, o alışkanlıklarının sınırları da gösterir.
Sonuçta mesele yaş değildir; mesele, insanın hangi ölçüyle tartıldığıdır.
Eğer ölçümüz sayıysa, sonuç yüzeysel olacaktır.
Eğer ölçümüz düşünceyse, o zaman insanı gerçekten görmeye (anlamaya / çözmeye) başlarız.
Ve belki de en önemlisi şudur:
İnsan, karşısındakini yaşına göre değerlendirdiği sürece, kendi zihninin sınırlarını da o yaş kadar dar tutar, ki bu da o kişinin cahilliğini perçinlemiş olur.
Gerçek olgunluk ise tam tersini gerektirir: İnsanı takvimden çıkarıp hakikatin içine yerleştirmeyi…
.jpg)