Sanat, yaratıldığı anda değil, duyulduğu anda yaşar
Bir sanatçının emeği, yani açınca bir bestecinin notaları, bir yazarın sözcükleri hepsi insanın iç dünyasından doğar; ama o dünyanın dışına taşmadıkça, sessizlik içinde kaybolur. İşte bu noktada medya, sanatın görünmeyen sesi ve yankısını büyüten bir köprü olur.
Sanatla bütünleşen, kelimelerle, seslerle veya renklerle dünyaya yeni pencereler açan her sanatçının varlığı, medyanın duyarlı ilgisiyle anlamını bulur. Bir eser yaratıldığında, o eserin sesini kitlelere ulaştıracak bir yankıya, yani medyanın desteğine ihtiyaç vardır. Sanatın doğduğu yerde başlangıçta sessizlik vardır; onu insanlara ulaştıran ise, sözlerin kanatlarını açan ve medya aracılığıyla topluma ulaşan ifadelerdir. Gazetecilerin haber değeri bulduğu, köşe yazarlarının gündemine taşıdığı her sanat eseri, böylelikle yalnızlıktan kurtulur; insanlığın ortak hafızasında yerini alır.
Bir besteci, iç dünyasının sessizliğinden doğan ezgileri kâğıda döküp ölümsüzleştirir. Ancak o tınılar, bir konser salonunda yankılanmadıkça, bir radyo frekansında hayat bulmadıkça veya bir televizyon ekranında dinleyiciyle buluşmadıkça, müzik kendi kabuğuna hapsolur. Sanat, paylaşılmadıkça eksik kalır; duyulmayan bir melodi, yazılmamış bir satır kadar sessizdir.
Tıpkı bunun gibi ödüllerle anılan bir yazar bile, yeni eserini yayımlasa dahi medyanın ışığına muhtaçtır. Zira medya, bir kitabın yalnızca tanıtımını değil, onunla birlikte düşüncesini, duygusunu, ruhunu da topluma taşır. Gazetelerin sütunlarında, televizyon programlarının söyleşilerinde veya dijital platformların gündeminde yer bulmayan bir eser, çoğu zaman varlığını fısıltıdan öteye geçiremez.
Medya, sanatın yankısını çoğaltan bir aynadır; sanatçının emeğini toplumun dikkatine sunan görünmez bir sahnedir. Her sanat eseri, ancak bu sahnede kendine yer bulduğunda tamamlanır. Çünkü sanat, yalnız yaratıldığında değil, paylaşıldığında yaşar. Ve işte o zaman, bir nota, bir kelime, bir fırça darbesi insanın ortak hafızasında ölümsüzleşir.
Ajans 1 internet gazetesiyle tanışmam da tam bu düşüncenin bir yansımasıydı. Kendi eserlerimin satır aralarından süzülüp medyanın dikkatli gözlerine ulaşmasıyla, sanatın görünürlükle kazandığı ikinci bir hayatın varlığını hissettim. Arama motorunda kendi kitaplarımın izini sürerken Ajans 1’in sayfalarında aralık tarihlerde birkaç eserimi özenle tanıtan haberlerini gördüm. O an, bir sanatçının emeğinin bir başkası tarafından fark edilmesinin ne kadar derin bir anlam taşıdığını düşündüm. Çünkü her sanat ürünü, kendisini duyuracak bir sese, bir yankıya muhtaçtır.
Ajans 1’in gösterdiği bu incelikli ilgi, yalnızca bir tanıtım değildir; sanatın emeğine, düşüncesine ve varlık nedenine saygının ifadesidir. Medyanın bu duyarlı eli, sanatçının yalnızlığını aşan bir köprü kurar. Ben de o köprünün bir ucunda, kendi sözlerimin yankısını yeniden duydum.
Bazı Almanca dergi ve gazetelerin yanı sıra, daha önce Hürriyet ve Türkiye gibi ülkenin önde gelen gazetelerinde haber olmak, ardından radyo ve televizyon programlarında yer almak, bazı yerel gazetelerin ve internet portallarının ilgisini görmek, tüm bunlar benim için yalnızca bir görünürlük değil, aynı zamanda emeğin karşılık bulduğu anlamlı bir destektir. Sanatın yalnızca üretilmesi değil, yaşatılması gerektiğine inanan biri olarak, bu ilginin değerini hep bildim.
Ve şimdi, bu gazetede köşe yazarlığına başlıyor olmak, benim için mesleki bir yazı yazmaktan öte adeta bir gönül görevi niteliğindedir.
Yazılarımın ana ekseni sanat ve edebiyat olacak; ancak aynı gökyüzü altında yaşadığımız bu dünyada beni etkileyen her insani meseleye de kalemimle dokunmak isterim. Çünkü yazmak, yalnız duyguyu değil, bilinci de paylaşmaktır.
Sözlerimi, kitap imzalarımda yıllardır kullandığım o küçük ama samimi temenniyle bitiriyorum:
“Okuma yolculuklarınız daim olsun.”
A. Erol Göksu