İnsan, kendini anlatırken en çok kendine inanır. İç dünyasında kurduğu mahkemede hem savcıdır hem hâkimdir; çoğu zaman sanık sandalyesi ise boştur. Çünkü insan, kendi hikâyesinde suçlu olmayı nadiren kabul eder. Bu yüzden haklılık duygusu yalnızca bir düşünce değil, aynı zamanda bir korunma biçimidir. Kişi, kendini haklı görerek varlığını sağlamlaştırır; kırılganlığını, hatalarını ve çelişkilerini bu inancın ardına saklar.
Günümüzde bu eğilim, neredeyse kolektif bir alışkanlığa dönüşmüş durumda. Herkes kendi penceresinden bakar hayata ve gördüğü manzarayı mutlak gerçek sanır. Oysa pencereler farklıdır; manzaralar değişir, ışık bile her açıdan başka düşer. Buna rağmen insanlar, kendi gördüklerini tek ve değişmez hakikat olarak savunur. Böylece gerçeklik, ortak bir zemin olmaktan çıkar; parçalanır, çoğalır ve nihayetinde belirsizleşir.
İnsan ilişkilerinin en kırılgan noktası da burada başlar. Bir tartışmada taraflar çoğu zaman gerçeği aramaz; haklı çıkmayı ister. Dinlemek, anlamak için değil; cevap vermek için yapılır. Karşısındakinin sözleri, bir anlam dünyası olarak değil, çürütülmesi gereken bir iddia gibi algılanır. Bu durumda iletişim, bir köprü olmaktan çıkar; iki ayrı yalnızlığın çarpışmasına dönüşür.
Bugün sosyal medyada, aile içinde ya da dost meclislerinde yaşanan pek çok gerilim de aslında aynı yerden beslenir. İnsanlar anlaşılmaktan çok onaylanmak ister. Fikir ayrılıkları, farklı düşüncelerin karşılaşması olmaktan çıkar; bir üstünlük mücadelesine dönüşür. Böyle olunca tartışmalar büyür, mesafeler derinleşir ve insanlar birbirine yaklaşmak yerine birbirinden uzaklaşır.
Empati, bu çatışmanın belki de tek panzehiridir. Fakat empati kurmak, sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü empati, yalnızca başkasının duygularını hissetmek değil; kendi doğrularımızı sorgulama cesaretini gösterebilmektir. Bu ise insanın en zor yaptığı şeylerden biridir. Kendi haklılığından şüphe etmek, benliğin temel taşlarını sarsar. İnsan, bu sarsıntıdan kaçınmak için çoğu zaman gerçeği eğip büker; hatıralarını yeniden yazar, olayları kendi lehine yorumlar.
Böylece haklılık, bir tür yanılsamaya dönüşür. Kişi, kendini savunurken aslında kendi kurduğu bir hikâyeyi savunur. Bu hikâye zamanla öylesine güçlenir ki gerçek ile kurgu arasındaki sınır silinir. İnsan artık sadece haklı olduğuna inanmaz; haklı olduğundan emin olur. O noktadan sonra ise değişim ihtimali giderek azalır.
Toplum düzeyinde bakıldığında, bu kişisel yanılsamaların bir araya gelmesi daha büyük bir karmaşayı doğurur. Herkesin kendini haklı gördüğü bir ortamda uzlaşma zemini daralır. Çünkü uzlaşma, bir ölçüde vazgeçmeyi gerektirir. Oysa haklılık hissi, vazgeçmeyi bir kayıp gibi algılar. Bu yüzden insanlar çoğu zaman anlaşmak yerine direnç göstermeyi seçer.
Oysa hayat, siyah ve beyazdan ibaret değildir. İnsan deneyimi çoğunlukla gri alanlarda şekillenir. Bir olayda birden fazla doğru, birden fazla haklılık payı bulunabilir. Bunu kabul etmek insanı küçültmez; aksine olgunlaştırır. Çünkü gerçek erdem, yalnızca kendini savunabilmekte değil, gerektiğinde geri adım atabilmekte saklıdır.
Belki de asıl mesele, haklı olmak değil; hakikate yaklaşabilmektir. Haklılık çoğu zaman kişisel bir konfor alanıdır; hakikat ise rahatsız edicidir, sorgulatır ve dönüştürür. İnsan bu yüzden haklı olmayı seçer; çünkü hakikatle yüzleşmek cesaret ister. Ancak bu cesaret gösterilmediği sürece ilişkiler yüzeyde kalır, anlayış derinleşmez ve insanlar birbirine gerçekten temas edemez.
Sonunda geriye, kendi sesini duyan ama başkasını işitemeyen insanlar kalır. Herkes konuşur, kimse gerçekten dinlemez. Herkes kendini anlatır ama kimse tam anlamıyla anlaşılmaz. İşte bu sessiz kalabalıkta, haklılık çoğalırken anlam eksilir. Ve insan, en çok da bu eksikliğin içinde yalnızlaşır.
Bitirirken, Orhan Gencebay’ın bir şarkısının sözleri geliyor kulağıma:
“Herkes ben haklıyım diyor
Haksız olan kimdir?
Herkes en çok bana diyor
Razı olan kimdir?”
Belki de insanın en büyük yanlışı, haklı olmayı hakikatten daha değerli sanmasıdır.
.jpg)