Milletlerin tarihinde kayıplar vardır; toprak kayıpları, savaşlar, yıkımlar… Ama bunların hiçbiri, insanın kalbinden ve ruhundan kaybolan kadar ağır değildir. Çünkü kaybedilen toprak yeniden alınabilir, yıkılan köprü yeniden yapılabilir, yanmış şehir yeniden kurulabilir. Fakat kaybolan iman, erozyona uğramış ahlak, sarsılmış şahsiyet… İşte onların geri gelişi asırlar ister, nesiller ister.
Bir zamanlar bu milletin en büyük gücü topu, tüfeği, ordusu değildi. Onu ayakta tutan, gecenin karanlığında Allah’a açılan eller, helali haramdan ayıran vicdan, komşusunun açlığına kayıtsız kalmayan merhametti. Bizim en büyük zenginliğimiz, altınlarımız değil; sözüne sadık insanlarımızdı.
Bugün dönüp etrafımıza baktığımızda görüyoruz ki, asıl kayıp sessiz ve derinden olmuş. Kalpler yorgun, vicdanlar kirli, sözler kıymetsiz… İnsan, insanın gözünün içine bakmaktan çekiniyor; çünkü orada samimiyet yerine hesap, dostluk yerine menfaat görüyor. İşte kaybolan bu!
Maddi kayıplar bir şekilde telafi edilir. Bir ev yanar, yenisi yapılır. Bir yol çöker, tekrar döşenir. Ama kaybolan güveni, yitip giden merhameti, unutulan ahlakı kim geri getirecek? O kayıplar ne ihaleyle alınır, ne kanunla geri döner. Onlar, sadece tertemiz yüreklerin yeniden filizlenmesiyle, nesillerin yeniden dirilişiyle doğar.
Asıl kayıp budur işte. Toprak değil, iman; bina değil, şahsiyet; para değil, ahlak. Ve en acısı, bunların geri gelmesinin kolay olmamasıdır. Bir millet, toprağını kaybettiğinde haritadan silinebilir. Ama imanını, ahlakını ve şahsiyetini kaybettiğinde kalpten silinir.
Bugün bize düşen, sadece toprağımızı değil, kalplerimizi de korumaktır. Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras beton binalar değil, sağlam bir vicdan, onurlu bir duruş, sarsılmaz bir inanç olmalıdır. Çünkü gelecek, ancak bu değerlerle yeniden inşa edilebilir.
Unutmayalım, Taş yerinden oynar, yerine konur. Ama gönülden düşen değerler, yüzyıllar boyu aransa da kolay kolay bulunmaz.