İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde dünya, bugünkü kadar hızlı aktığını insana bu kadar güçlü hissettirmedi. Takvimler yine aynı sakinlikle yaprak değiştiriyor, güneş her sabah aynı yerden doğuyor, mevsimler kendi döngüsünü sürdürüyor; fakat insanın zamanla kurduğu ilişki artık eskisinden çok farklı. Saatler yalnızca ilerlemiyor, sanki üzerimizden akıp gidiyor. Gün daha başlamadan yorgunluk hissi bırakıyor. Sabah açılan gözler çoğu zaman önce gökyüzüne değil, ekrandan yükselen ışığa dönüyor. (Gerçi son zamanlarda gözyüzüne baktığında da uçakların arkasında bıraktığı uzun yapay bulutları görecektir.)
Belki de bu yüzden son yılların en çok tekrarlanan cümlesi aynı yerde birleşiyor: Hiçbir şey eskisi gibi değil.
Bu söz yalnızca geçmişe duyulan duygusal bir özlemi anlatmıyor; çağın insan üzerinde bıraktığı sarsıntıyı da özetliyor. Çünkü gerçekten de artık hiçbir şey aynı ritimde ilerlemiyor. Bir zamanlar değişim, kuşakların omzuna yayılan uzun bir süreçti; bugün ise aynı insan ömrü içinde sanki birkaç ayrı çağ yaşanıyor. Dün yeni olan bilgi bugün eskiyor, dün hayranlık uyandıran yenilik ertesi gün sıradanlaşıyor. İnsanlar ve ülkeler ne güzel anlaşıyor derken, bir anda hasımlaşıyor. İnsan, kendi kurduğu hızın içinde kendi iç temposunu kaybediyor.
Teknoloji modern çağın en büyük başarısı olarak görüldü; bunda haklılık payı büyüktü. Mesafeler kısaldı, bilgi çoğaldı, iletişim kolaylaştı. Bir zamanlar günler süren haberleşme birkaç saniyeye indi. Haritalar cebimize girdi, kütüphaneler ekranlara taşındı, dünyanın öbür ucundaki bir insanın sesi tek bir dokunuşla yanımıza geldi. Fakat her kolaylık, görünmeyen başka bir bedeli de beraberinde getirdi.
Eskiden insanlar birbirine ulaşmak için emek verirdi; şimdi ulaşmak kolay, ama gerçekten temas etmek zor. Konuşma çoğaldı, dinleme azaldı. Herkes bir şey söylüyor, fakat çok az söz kalpte yer buluyor. Bir mektubun gecikmesinde bile ayrı bir ağırlık vardı eskiden; beklemek vardı, merak vardı, özlem vardı. Şimdi saniyeler içinde gelen yüzlerce mesaj arasında insan bazen tek bir sahici ve anlaşılır cümle bulmakta zorlanıyor.
Çağın en büyük çelişkilerinden biri burada beliriyor: İnsan hiç olmadığı kadar bağlantılı, ama hiç olmadığı kadar yalnız. Telefon ekranı çoğu zaman dostun, arkadaşın, yakınlığın yerini alıyor. Bilgi akıyor, haber akıyor, görüntüler çoğalıyor; fakat insanın iç sesi aynı oranda güçlenmiyor. Özellikle çocuklar ve gençler için ekran artık yalnızca bir araç değil; zamanın, dikkatin ve iradenin merkezine yerleşen güçlü bir çekim alanı hâline geliyor.
Eskiden aynı sofraya oturan insanlar gerçekten aynı anın içindeydi. Şimdi aynı masada dört kişi var, fakat dört ayrı ekran parlıyor. Fiziksel yakınlık korunuyor; zihinsel mesafe büyüyor.
Bugünün insanı belki tarihin en konforlu dönemlerinden birinde yaşıyor. Aradığı bilgiye daha hızlı ulaşıyor, daha çok seçenek görüyor, daha çok şey biliyor. Ama buna rağmen huzursuzluk çağın ortak dili hâline geliyor. Çünkü seçenek çoğaldıkça karar vermek ağırlaşıyor, bilgi arttıkça zihnin yükü derinleşiyor, kalabalık büyüdükçe insan kendi içine daha fazla çekiliyor.
Sağlık alanındaki ilerlemeler de çağın en parlak başarılarından biri. Tıp artık bedenin en görünmez noktalarına kadar ulaşabiliyor; damarlar inceleniyor, genetik riskler hesaplanıyor, ameliyatlar milimetrik hassasiyetle yapılıyor. Fakat beden bu kadar ayrıntılı tanınırken, insanın iç dünyası aynı ölçüde huzur bulmuyor. Belki de çağımızın temel yanılgısı burada başlıyor: Ölçülebilen her şeyi anlaşılmış sanmak.
Doğallık meselesi de aynı çağın sessiz kırılmalarından biri. Eskiden mevsimler takvimden önce kokusuyla bilinirdi. İlk yağmur toprağın rengini değiştirirdi. Bir meyvenin zamanı beklenirdi. Şimdi raflarda her mevsim her ürün var; fakat çoğu şey kendi zamanındaki kadar canlı değil. Domates kırmızı ama eski kokusunu taşımıyor. Çilek var ama yazın ilk heyecanını vermiyor. Üretim artıyor, fakat doğanın ritmi giderek piyasanın hızına göre yeniden kuruluyor.
Her çağ kendi ilerlemesini gururla taşır. Buhar makinesi de bir devrimdi, elektrik de, internet de. Bugün yapay zekâ yeni bir eşik açıyor. Birçok meslek âdeta artık yok olmaya mahküm durumda. Ancak insanlık için asıl mesele yalnızca ne üretildiği değil; üretilen şeyin insan ruhuna ne yaptığıdır.
Çünkü teknoloji büyürken sabır küçülüyorsa, sağlık ilerlerken kaygı derinleşiyorsa, üretim artarken tat eksiliyorsa, iletişim hızlanırken yalnızlık büyüyorsa, burada yalnızca gelişmeden söz etmek yetmez.
Burada insanın, kendi kurduğu dünyanın hızına kendi ruhunu yetiştiremeyişi vardır.
Belki de bugün içten içe hepimizin hissettiği eksiklik tam olarak budur: Dünya teknolojide ileri gidiyor, fakat insan bazen kendi içinde aynı ölçüde ilerleyemiyor; yoruluyor, eksiliyor, sessizce geriye düşüyor.
Ve çağın en temel sorusu hâlâ cevabını bekliyor:
Bu kadar ilerlerken neden içimizde açıklayamadığımız bir boşluk büyüyor?
Çünkü bazen teknoloji yükselirken insanın içindeki sıcaklık azalıyor. Dünya hızlanıyor; ama insan ruhu aynı hızda derinleşemiyor. Ve çağımızın en görünmeyen yorgunluğu tam da burada başlıyor. Ve dünyadaki bu hızlı gidiş, alışılmış doğal birçok şeyin değişimi aynı zamanda birçok şeyin de bitişinin tedirginliğini yaşatıyor.
.jpg)